RSS
 

Archive for the ‘TARİH’ Category

İMF VE DÜNYA BANKASI ASLINDA NE İŞ YAPAR – BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI – JOHN PERKINS

12 Jan

1. BÖLÜM

2. BÖLÜM

 

TÜRK MİLLETİNE ÇAĞRI – ASLI KILIÇ DEMİRCAN

12 Jan

TÜRK MİLLETİNE AÇIK ÇAĞRI :

türk milletine çağrı

Hangi siyasi görüşten ve ideolojiden olursa olsun, kendisine vatanseverim diyenler, ya şimdi birleşir birlikte mücadele edersiniz ya da Irak-Afganistan’daki gibi erkeklerinize bile tecavüz edileceği günler çok yakın. Eski Genel Kurmay Başkanımız ‘’Terör Örgütü Üyesi Olmak‘’ ile suçlanıp tutuklanırken hangimiz güvende olabiliriz sanıyorsunuz?
TÜRK MİLLETİNE ÇAĞRI Emperyalist Batı’nın gözünü diktiği, dünyanın en zengin doğal kaynaklarının yer aldığı Orta Asya, Orta Doğu ve Kafkasya arasındaki en önemli bağlantı noktası olan bölgede yaşıyoruz. Bulunduğu konumun stratejik önemi, barındırdığı tarihi ve kültürel değerler açısından da Anadolu, Batılı için asla “Türklere bırakılamayacak kadar değerli” bir coğrafya.

20. yüzyılın başında tam da Türklere Sevr’i kabul ettirdik diye sevinen Batılıların, Mustafa Kemal’in önderliğindeki Türk Milletine karşı bir kez daha yenilmiş olmaları, Lozan hezimetini yaşamış olmaları affedilmedi. Bütün paylaşım planları altüst olan emperyalistler Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ e düşmanlıktan hiç vazgeçmediler.

En büyük dostumuz ve baş müttefikimiz (!) ABD Lozan Anlaşmasını halen kabul etmedi ve diğer yandan her fırsatta Montrö Boğazlar Sözleşmesini delmek ve Karadeniz’e girmek için fırsat kolluyor. Şükür ki bölgede Rusya var ve ABD’nin Karadeniz’e girmesini engelliyor, eğer bu iş de bizim siyasilere kalsa çoktan ABD Karadeniz’e de yerleşmişti. M. Kemal ATATÜRK’ ün ölümüyle aynı hain planı uygulamaya başladı Emperyalist Batı. İnanarak söylüyorum ki M. Kemal’den sonra iktidara gelenlerin hiçbirisi milli olamamıştır, Türk devleti ve milletinin çıkarlarını koruyamamıştır.

• İsmet İnönü’nün başlattığı dışa bağımlı politik süreç, Demokrat Parti döneminde daha ileri safhalara taşınmıştı, artık eğitimde, askeri anlamda, ekonomide yarı sömürge durumundaydık

• 12 Eylül 1980 Darbesiyle sağcı ya da solcu fark etmez milli bir duruşu olan ‘’TAM BAĞIMSIZ, MİLLİ BİR TÜRKİYE’’ diye haykıran, okuyan, yazan, düşünen, bu ülkenin geleceğine katkıda bulunabilecek kim varsa resmen ‘’biçilmiş, yok edilmiş’’; bu topraklarda yaşayanlar sağcı-solcu, islamcı-Cumhuriyetçi, alevi-sünni diye ayrıştırılmıştır.

• Sonraki dönemde yurtdışında gerekli eğitimi almış, bilgi ve görgüsünü artırıp, bunları Türk Milletinin hizmetine sunmuş (!) sözde Türk siyasetçilerimiz oldu; Rockefeller Bursundan yararlanan B. Ecevit, Eisenhover Bursundan yararlanan S. Demirel, Turgut Özal, Tansu Çiller, bu isimlere göre daha milli olduğu düşünülse de emperyalizmin yeşil kuşak projesine hizmet eden, Cumhuriyet ve değerlerine düşman nesiller yetişmesine sebep olan Erbakan, IMF’in paralı bir memuruyken getirip ekonomimizin başına yerleştirdikleri Derviş…

• 1995’de Gümrük Birliği Anlaşmasının imzalanması ile üyesi olmadığımız AB’ye ekonomik sömürge yapılmamız…

• Üniter ve tam bağımsız bir Türkiye olarak girmemizin imkânsız olduğunu herkesin bildiği AB’ye giriş için verilen tavizler; İkiz Yasalar, Avrupa Yerel Yönetimlere Özerklik Yasası, Bölge kalkınma Ajansları, Ermenistan ve Rumlarla ilişkileri düzeltmek adına verilen tavizler…

• Türkiye’nin Akdeniz’deki güvenliğinin anahtarı Kıbrıs’ın garantörlüğünden kağıt üzerinde olmasa da fiilen terkedilmesi…

• IMF ile yapılan anlaşmalar ile bitirilen ekonomimiz…

• Cumhuriyet tarihinin bütün kazanımlarının özelleştirme yoluyla elden çıkarılması…

• Vakıflar Yasası, Yabancıların Toprak Edinimi ile ilgili yasal düzenlemeler…

• Tahkim Yasası…

• İncirlik Üssü’nün ve topraklarımızın Nato ve ABD askerlerine kullandırılması…

• Topraklarımıza ABD’nin çıkarlarını koruyan Füze Kalkanı ve Radarlarının yerleştirilmesine izin verilmesi…

• TSK’nın Batının özellikle ABD’nin Ortadoğu’daki işgallerinde kullanılmak istenmesi, buna karşı duran komutanlara karşı yürütülen operasyonlar…

• Türk Devletinin ve milletinin namusunun, dininin, bağımsızlığının teminatı bu milletin gözbebeği ordumuza karşı yürütülen psikolojik savaş ve teröre karşı mücadele etmiş komutanların hatta bir Genel Kurmay Başkanının tutuklanması…

• Batı’yı, ABD’yi, İsrail’i eleştiren, “TAM BAĞIMSIZ, LAİK, ÜNİTER BİR TÜRKİYE İSTİYORUZ.” Diyen kim varsa “Ergenekon” gibi milli bir değerimizin kirletilmeye çalışıldığı bir hukuksuzluk sürecinde, sağcı solcu ayırımı gözetmeksizin tutuklanıp hapsedilmesi…

• Hangi TV kanalını açsak karşımıza bu devlete, bu millete, bu milletin inandıklarına, kutsallarına, Atatürk’e, Cumhuriyet ve değerlerine resmen söven “sözde aydınlar” la karşılaşmamız

• Abdullah Öcalan gibi bir katil başını Batı istemiyor diye asamamamız, açılım adı altında yaşanan Habur rezaleti ve sonrası, mecliste PKK temsilcilerine “demokrasi” adına tahammül etmemiz ve bunların TBMM’den Türk Milletini tehdit eder hale gelmesi, PKK’lılar sokakta Emniyet Müdürümüzü tokatlaması, cenazede kaymakam dövmesi…

Bunca rezalet ve ihanet olurken ne gücü elinde bulunduran “Ali kıran baş kesen AKP iktidarının”, ne de muhalefetin laf söylemek dışında, TBMM’de parmak indirip kaldırmak dışında, kendi maaşlarına zam yapmak dışında bir şey yaptığını görüyor musunuz?

HAYIR!

Batı ve AB raporlarına göre, 2025 yılına dek “üniter, laik, tam bağımsız bir Türkiye” kalmamış olmalı. Şu an oynanan bunca oyunun, yapılan onca tutuklamanın, ekonomik olarak zorda bırakılmamızın, Ermenilerle ilgili yasaların, Kürt ayrılıkçılarının bu kadar desteklenmesinin, askerimize uygulanan psikolojik ve fiili şiddetin tek sebebi Türkiye Cumhuriyetini yok etmek ve onlar bizi yok ederken bizdeki milli refleksin kırılmış olması, bu yok edişe karşı durmamıza engel olmak .

Afganistan ve Irak gibi; demokrasi getiriyoruz bahanesiyle yada AB’ye uyum süreci adı altında ülkemiz tamamen ele geçirilip belki işgal edilip, erkeklere bile tacvüz edilmeye başlanmadan herkes aklını başına toplasın, yarın çok geç olabilir. Ülkemizi ve milletimizi içinde bulunduğu bu vahim durumdan kurtaracak olan yine bu millettir.

Bu mücadeleyi hep birlikte, Kurtuluş Savaşında olduğu gibi birlikte omuz omuza yapmalıyız. Gelinen noktada ne sağcı ne solcu ne muhafazakar ayrımı yapmadan “MEVZUBAHİS VATAN İSE GERİSİ TEFERRUATTIR.” diyebilen herkes ile birlikte mücadele etmek boynumuzun borcudur. Düşman için biz sadece “Müslüman Türk’üz”; ne sağcılığımız ne solculuğumuz ne başka bişey umurlarında değil onların. İlgilendikleri sadece bizi toptan yok etmek, bu coğrafyadan çıkarmak, sahip olduğumuz ne varsa ele geçirmek…

Oyunun farkında olanlar için tek yol var

“Bir olalım, iri olalım, diri olalım.” “MEVZUBAHİS VATAN İSE GERİSİ TEFERRUATTIR.” demek ve kendi gibi düşünenlerle örgütlenerek mücadeleye girişmek.

Tanrı Türk’e aklını başına toplamayı ve titreyip kendine dönmeyi nasip etsin …

Aslı KILIÇ DEMİRCAN

 

ATATÜRK’ÜN BÜYÜK NUTKU – NUTUK – HTML VE PDF FORMATINDA İNDİR

12 Jan

NUTUK - ATATÜRK ÜN NUTKU

PDF FORMATINDA İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

HTML FORMATINDA İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

HTML FORMATINDA AÇACAĞINIZ NUTUK UN KULLANIMI.

ZİPLİ DOSYAYI AÇTIKTAN SONRA ÇIKAN İLK KLASÖRDEKİ index DOSYASINI AÇIYORUZ.

VE BÖLÜMLERE O SAYFADAN TEK TEK ULAŞIYORUZ.

DİĞER KLASÖRLERDE AYRILMIŞ BÖLÜMLER BULUNUYOR…

 

HALİÇ’TE YAŞAYAN SİMONLAR – HANEFİ AVCI – E-KİTAP – OKU – İNDİR

10 Jan

PDF FORMATINDA İNDİR

 

SARI ÖKÜZ HİKAYESİ

08 Jan

SON GÜNLERDE YAŞADIKLARIMIZ,
BU HİKAYEYİ BİLMEYENLER OLABİLECEĞİ FİKRİ UYANDIRDI BENDE…
BELKİ DE PEKÇOĞUMUZUN BİLDİĞİ BU HİKAYEYİ UNUTTUK…
ANIMSATMAKTA FAYDA GÖRDÜM…

SARI ÖKÜZ HİKAYESİ

Birzamanlar otlakların birinde bir öküz sürüsü yaşarmış. Çevredeki aslan sürüsünün de gözü öküzlerdeymiş.

Ancak, öküzler saldırı anında bir araya geldiği zaman, aslanların yapacak bir şeyi kalmazmış. Bu yüzden küçük hayvanlarla beslenmek zorunda kalan aslanlar, iyi beslenememeye başlayınca bir çare düşünmüşler. Topal aslan yanına bir iki aslanı da alarak, beyaz bayrak çekmiş ve öküz sürüsüne yanaşmış.

“SUÇ HEP O SARI ÖKÜZ’DE…”

Öküzlerin lideri Boz Öküz ve yanındakilere tatlı dille konuşmaya başlamış:

“Saygıdeğer öküz efendiler. Bugün buraya sizden özür dilemeye geldik. Biliyorum bugüne kadar sizlere zarar verdik. Ama inanın ki, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Bütün suç hep o Sarı Öküz’de. Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım.”

Boz Öküz ve heyeti bu sözler üzerine aralarında tartışmış ve teklifi haklı bularak, Sarı Öküz’ü vermişler aslanlara. Bir tek Benekli Öküz karşı çıkmış ama kimseye derdini anlatamamış.

“AFERİN SİZİ KUTLARIZ!”

Bir süre sonra aslanlar yine aynı yöntemle gelip, bu kez Uzun Kuyruk’u istemişler:

“Gördünüz mü ne kadar barış severiz. Sizi de kararınızdan dolayı kutlarız. Ancak, şu sizin Uzun Kuyruk var ya, kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp, barış içinde yaşamaya devam edelim.”

Boz Öküz ve heyeti, Uzun Kuyruk’u teslim etmiş, yine Benekli Öküz karşı çıkmış. Uzun Kuyruk, aslanların pençesi altında can vermiş.

“NEREDE KAYBETTİK BİZ BU SAVAŞI?”

Bu olay sürekli tekrarlanmış, her seferinde farklı bahanelerle. Sonunda öküzler zayıflamış, aslanlar küstahlaşmış. Artık, hiçbir bahane ileri sürmeden, doğrudan müdahale ederek, “Verin bize şunu, yoksa karışmayız” demeye başlamışlar.

Birer birer aslanların pençesinde can verirken, Boz Öküz ve birkaç öküz kalmış geride. İçlerinden biri liderlerine, “Ne oldu bize, nerede kaybettik biz bu savaşı? Oysa, vaktiyle ne kadar güçlüydük” diye sormuş.

Boz Öküz, Benekli Öküz’ün sözlerini hatırlayarak, gözleri nemli

“Biz” demiş, “Sarı Öküz”ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı…”

 

FETIH 1453 – DIE EROBERUNG 1453 OFFIZIELER TRAILER – MIT DEUTSCH UNTERTITELN

08 Jan

FETİH 1453 – Film – Fragman (OFFICIAL TRAILER)
YAPIM ŞİRKETİ :AKSOY FİLM
YAPIMCILAR :FARUK AKSOY, SERVET AKSOY, AYŞE GERMEN
ORTAK YAPIMCI :HAMİT KELEŞ
YÖNETMEN :FARUK AKSOY
GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ :MIRSAD HEROVIC
SENARİST :ATİLLA ENGİN,
CO- SENARİST :İRFAN SARUHAN FARUK AKSOY
TÜRÜ :TARİH, SAVAŞ, KAHRAMANLIK, AŞK
MÜZİK :BENJAMIN WALLFISCH
YAPIM YÖNETMENİ :FARUK METİN
SANAT YÖNETMENİ :SERVET AKSOY
KOSTÜM TASARIM :CANAN GÖKNİL
GÖRSEL EFEKT YÖNETMENİ : SERKAN ZELZELE
KURGU :ERKAN ÖZEKAN
MİKSAJ :SRDJAN KURPJEL
YAPIM TARİHİ :EYLÜL 2009 –OCAK 2012
VİZYON TARİHİ :17 ŞUBAT 2012
GÖSTERİME GİRECEĞİ SALON SAYISI :850
SÜRE :160 DAKİKA
GÖSTERİLECEGİ ÜLKELER: TÜRKİYE, ALMANYA, HOLLANDA, BELÇİKA AVUSTURYA, FRANSA, İNGİLTERE, İSVİÇRE, KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ, ORTADOĞU ÜLKELERİ, ENDONEZYA, MALEZYA, RUSYA
OYUNCULAR :D EVRİM EVİN, İBRAHİM ÇELİKKOL, DİLEK SERBEST, RECEP AKTUĞ, CENGİZ ÇOŞKUN, ERDEN ALKAN, ŞAHİKA KOLDEMİR, NACİ ADIGÜZEL, ERDOĞAN AYDEMİR, SEDAT MERT
DANIŞMANLAR: PROF.DR. FERİDUN EMECAN, DOÇ.DR. HÜLYA TEZCAN, PROF.DR.GÜLGÜN KÖROĞLU, ARTŞ. YAZAR ADEM SARAÇ

 

FETİH 1453 – ORJİNAL FRAGMAN – OFFICAL TRAILER

08 Jan

BU FİLM REKOR KIRACAK VE EMİNİM Kİ SONRASINDA DEVAMI DA GELECEK…
FİLME PARA HARCAMADAN PARA KAZANILMAZ…
SADECE KÜFÜR DOLU FİLM YAPANLARA ÖRNEK OLMASI TEMENNİSİYLE…

BİZİM GİBİ ZENGİN TARİHİ VE KÜLTÜRÜ OLMAYANLAR YAPTIKLARI UYDURMA KONULU FİLMLERLE DÜNYANIN PARASINI KAZANIYORKEN, BİZ NEDEN BUNU YAPAMIYORUZ…

İNŞALLAH BUNDAN SONRA BU BİR BAŞLANGIÇ OLUR…

DESTEK VERMENİZİ DİLİYORUM… ;-)

FETİH 1453 – Film – Fragman (OFFICIAL TRAILER)
YAPIM ŞİRKETİ : AKSOY FİLM
YAPIMCILAR : FARUK AKSOY, SERVET AKSOY, AYŞE GERMEN
ORTAK YAPIMCI : HAMİT KELEŞ
YÖNETMEN : FARUK AKSOY
GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ : MIRSAD HEROVIC
SENARİST : ATİLLA ENGİN,
CO- SENARİST : İRFAN SARUHAN FARUK AKSOY
TÜRÜ : TARİH, SAVAŞ, KAHRAMANLIK, AŞK
MÜZİK : BENJAMIN WALLFISCH
YAPIM YÖNETMENİ : FARUK METİN
SANAT YÖNETMENİ : SERVET AKSOY
KOSTÜM TASARIM : CANAN GÖKNİL
GÖRSEL EFEKT YÖNETMENİ : SERKAN ZELZELE
KURGU : ERKAN ÖZEKAN
MİKSAJ : SRDJAN KURPJEL
YAPIM TARİHİ : EYLÜL 2009 –OCAK 2012
VİZYON TARİHİ : 17 ŞUBAT 2012
GÖSTERİME GİRECEĞİ SALON SAYISI : 850
SÜRE : 160 DAKİKA
GÖSTERİLECEGİ ÜLKELER: TÜRKİYE, ALMANYA, HOLLANDA, BELÇİKA AVUSTURYA, FRANSA, İNGİLTERE, İSVİÇRE, KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ, ORTADOĞU ÜLKELERİ, ENDONEZYA, MALEZYA, RUSYA
OYUNCULAR :D EVRİM EVİN, İBRAHİM ÇELİKKOL, DİLEK SERBEST, RECEP AKTUĞ, CENGİZ ÇOŞKUN, ERDEN ALKAN, ŞAHİKA KOLDEMİR, NACİ ADIGÜZEL, ERDOĞAN AYDEMİR, SEDAT MERT
DANIŞMANLAR: PROF.DR. FERİDUN EMECAN, DOÇ.DR. HÜLYA TEZCAN, PROF.DR.GÜLGÜN KÖROĞLU, ARTŞ. YAZAR ADEM SARAÇ

 

FETİH 1453 – ORIGINAL HD TRAILER – FRAGMAN – ENGLISH SUBTITLED

04 Jan

FETİH 1453 – Film – Fragman (OFFICIAL TRAILER)
YAPIM ŞİRKETİ : AKSOY FİLM
YAPIMCILAR : FARUK AKSOY, SERVET AKSOY, AYŞE GERMEN
ORTAK YAPIMCI : HAMİT KELEŞ
YÖNETMEN : FARUK AKSOY
GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ : MIRSAD HEROVIC
SENARİST : ATİLLA ENGİN,
CO- SENARİST : İRFAN SARUHAN FARUK AKSOY
TÜRÜ : TARİH, SAVAŞ, KAHRAMANLIK, AŞK
MÜZİK : BENJAMIN WALLFISCH
YAPIM YÖNETMENİ : FARUK METİN
SANAT YÖNETMENİ : SERVET AKSOY
KOSTÜM TASARIM : CANAN GÖKNİL
GÖRSEL EFEKT YÖNETMENİ : SERKAN ZELZELE
KURGU : ERKAN ÖZEKAN
MİKSAJ : SRDJAN KURPJEL
YAPIM TARİHİ : EYLÜL 2009 –OCAK 2012
VİZYON TARİHİ : 17 ŞUBAT 2012
GÖSTERİME GİRECEĞİ SALON SAYISI : 850
SÜRE : 160 DAKİKA
GÖSTERİLECEGİ ÜLKELER: TÜRKİYE, ALMANYA, HOLLANDA, BELÇİKA AVUSTURYA, FRANSA, İNGİLTERE, İSVİÇRE, KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ, ORTADOĞU ÜLKELERİ, ENDONEZYA, MALEZYA, RUSYA
OYUNCULAR :D EVRİM EVİN, İBRAHİM ÇELİKKOL, DİLEK SERBEST, RECEP AKTUĞ, CENGİZ ÇOŞKUN, ERDEN ALKAN, ŞAHİKA KOLDEMİR, NACİ ADIGÜZEL, ERDOĞAN AYDEMİR, SEDAT MERT
DANIŞMANLAR: PROF.DR. FERİDUN EMECAN, DOÇ.DR. HÜLYA TEZCAN, PROF.DR.GÜLGÜN KÖROĞLU, ARTŞ. YAZAR ADEM SARAÇ

 

DER-SİM’DEN TUNÇ-ELİ’YE – CENGİZ ÖZAKINCI

03 Jan

DER-SİM’DEN TUNÇ-ELİ’YE…./Cengiz ÖZAKINCI
Müthiş bir bilgi yazısı arkadaşlar…
Epey uzun bir yazı ama arşivinize alın, vaktinizin bol olduğu bir zamanda mutlaka okuyun..
Kitap tadında bir makale…
Atıp tutarak değil, “belgeli” tarihi gerçeklerin savunulması dileğiyle…
********************

Yurttaş Hakları Devrimi

Osmanlı İmparatorluğu, savaş araçlarında devrimsel dönüşümlerin yaşandığı XIV. yüzyılın başlarında kuruldu. Sıkıştırılmış barutla patlatılan top ve tüfeğin icadı güçler dengesini alt üst etmişti. Kılıç, ok, mızrak, mancınık, rum ateşi gibi geleneksel silahlarla savaşan ordular, top ve tüfekle donanmış ordular karşısında çil yavrusu gibi dağılıyordu. 1453′te Fatih İstanbul’u almadan çok önce, Trakya ve Balkanlar’a doğru yayılan Osmanlılar, ordularını top ve tüfekle donatmıştı. Surlarla çevrili Bizans kentlerini kuşatıyor ve halka biri ‘tatlı’ diğeri ‘kanlı’ iki seçenek sunuyorlardı: Sur kapılarını güzellikle açıp teslim olurlarsa, Bizans’a ödeyegeldikleri vergiden çok daha az bir vergi ödeyecekler ve dinlerine, geleneklerine dokunulmayacaktı. Direnecek olurlarsa, surlar top ve tüfekle yıkılacak ve teslim olmayanlar öldürülecekti. Surlarının, ünü kulaktan kulağa yayılan Osmanlı toplarına dayanamayacağını gören kentler, savaşmadan teslim olup Bizans’tan daha az vergi ödemeyi yeğliyordu.

Osmanlı’nın Bizans topraklarında şimşek hızıyla ve olabildiğince kansız yayılmasının gizi buydu. Top, tüfek gibi patlayıcı silahların icadıyla birlikte, bunların üretiminde kullanılan madenler ve kimyasal maddeler, eski değerlerinin yanı sıra, bir de askeri-stratejik değer kazanmıştı. İşte Dersim’in Osmanlı için stratejik önemi buradan geliyordu. Çünkü Dersim, Osmanlı’nın patlayıcı silah üretimi için gereksindiği madde ve madenlerin bulunduğu bölgenin tam ortasında bulunuyordu. Dört yanını saran dağların bir kale ve çevresini kuşatan akarsuların bir hendek gibi yalıttığı Dersim, XIV. yüzyılda, pazardan çok kendi gereksinimleri için üretim yapan, kimi tarımcılıkla çoğu hayvancılıkla geçinen aşiretlerin yaşadığı bir yerdi.

Patlayıcı silahların icad edilmesinden sonra Dersim, bu silahların üretimi için gerekli madenlerden yoksun fakat bu madenlerin bulunduğu yerlerin tam ortasında bulunmaktan oldukça etkilenecek; öyle ki, 1937-1938′e dek uzanan sorunların tohumu, beş altı yüzyıl önce Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş döneminde atılacaktı. Dersim’in Farsça “der” (kapı) + “sim” (gümüş) = “gümüş kapı”, “maden kapısı” ya da “maden yöresi” anlamlarına geldiği savlanıyor. Bu kökbilimsel çözümleme ister doğru olsun ister yanlış, gerçek şu ki, Osmanlı’nın top, gülle, mermi üretiminde kullandığı demir, bakır, kurşun, vb. gibi madenlerle, barut yapımında kullandığı güherçile, odun kömürü ve kükürt, hep Dersim’e komşu yörelerde çıkartılıyor; başta İstanbul olmak üzere çeşitli yerlerde kurulan “tophane” ve “baruthane”lerde işleniyordu. Osmanlı’nın para basınımda kullandığı bakır ve gümüşün önemli bir bölümü de yine Dersim çevresindeki maden ocaklarından çıkartılıyor; başta İstanbul olmak üzere çeşitli yerlerde kurulan “darphane”lerde işlenerek gümüş “akça” ve bakır “mangır”a dönüştürülüyordu.

Devletin onsuz olunmaz iki dayanağı vardı: ordu ve maliye… Osmanlı’nın “tophane”leri, “baruthane”leri ve “darphane”leri, önemli ölçüde Dersim dolaylarından çıkartılıp getirilen madenlerle besleniyor; ordusu da maliyesi de bu madenlere muhtaç bulunuyordu.

Madenlerden kimilerin! doğrudan kendisi işleten Osmanlı, kimilerini beşte biri devlete verilmek koşuluyla özel kişilere işlettiriyor; ancak, her iki durumda da maden ve yan sanayi alanında çalışan emekçilere, bu iş kolunun askeri stratejik öneminden dolayı, özel bir önem veriliyordu. Ülkenin diğer yörelerindeki madenlerde olduğu gibi, Dersim çevresinde maden çıkartılan yörelerde yaşayanları da din ve mezhep ayırımı yapmaksızın, ister müslim olsunlar ister gayrimüslim, madende çalışmaları koşuluyla vergilerden ve askerlik görevinden bağışık tutan Osmanlı; madenden ayrılmamaları için onlara türlü ayrıcalıklar tanıyor, madenciliğin püf noktalarını yakınlarına da öğretsinler diye bu bağışıklık ve ayrıcalıkları onların birinci dereceden yakınlarını da kapsayacak biçimde genişletiyordu.

Maden tünellerinin çökmesini önleyen kütük ve tomruklan sağlayanlar, ocaklarda kullanılan odun kömürünü üreten dağ köylüleri, maden taşıma işlerini gören katırcılar, deveciler, madene su getirenler, madende kazma sallayanlar, madenleri çuvallara dolduranlar, Samsun ve Trabzon limanlarına götürenler, depolayanlar, tophanelerde, baruthanelerde çalışanlar, “Madenciyan Fukarası” olarak adlandırılıyor, yöneticilere “Maden Emini” deniyordu. Maden iş kolunda çalışanların hukuk ve yargıları dahi ayrılmış, “Maden Kanunnameleri” ile özel olarak belirlenmişti. Bu işkolunda görev üstlenen katırcıdan yöneticiye, tepeden tırnağa herkesin kendi aralarında olsun, başkalarıyla olsun, bütün uzlaşmazlıkları, davaları, başında “Maden Emini”nin bulunduğu özel bir yargı düzeninde çözümleniyordu. Osmanlı’nın en verimli gümüş, bakır, demir ocakları Gümüşhane, Espiye, Keban, İnegöl, Ergani, Kiğı ve Bilecik’te; barut yapımında kullanılan en verimli güherçile ocakları da Akdağ, Van, Erciş, Niğde, Karaman, Kilisehisar, Malatya, Larende, İçel, Maraş ve Kayseri’deydi.

Osmanlı, birbirine yakın maden bölgelerini tek bir Maden Emini’nîn yönetimi altında birleştiriyordu. Örneğin, tam ortasında Dersim’in bulunduğu Ergani, Gümüşhane, Keban, Kığı, Kemah madenleri, tek Maden Emini’nin yönetimi altındaydı.

Siyasal Sünnilik güden Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusu, siyasal Alevilik, Kızılbaşlık güden Şah İsmail ordusuyla 1514 yılında Çaldıran’da karşı karşıya geldiklerinde, madenciliğe dayalı top tüfek gibi patlayıcı silahların, kılıç, mızrak, ok, yay, mancınık gibi geleneksel silahlara üstünlüğü bir kez daha kanıtlanacak; Sünni Osmanlı’nın çok sayıda top ve tüfekle donanmış ordusu; az sayıda ateşli silahı bulunan Şii, Alevi, Kızılbaş Şah İsmail’in ordusunu yenecekti. Şah İsmail’in Alevi-Kızılbaş emirlerce işlettiği Dersim’e yakın madenler de Çaldıran Savaşı’nda Sünni Osmanlı’nın eline geçmişti. Alevi Kızılbaş Dersim aşiretleri, yenilgilerine neden olan topların ve güllelerin, Ergani’den çıkan bakır, Keban’dan çıkan kurşun, Kiğı’dan çıkan demir ve aynı yöreden sağlanan güherçile, odun kömürü ve kükürt karışımıyla yapılan barutla çalıştığını, bunların hep Dersim çevresinde bulunan maden ocaklarından sağlandığını hiç unutmadılar.

“Maden” demek, silah demek; top, tüfek, gülle demek; gümüş “akça” ve “bakır” mangır demekti. Çaldıran Savaşı’ndan sonra Osmanlı devleti, ne zaman doğudaki komşuları Rusya ya da İran’la savaşa tutuşacak olsa, siyasal Aleviliğin, Kızılbaşlığın dağlar ve akarsularla korunaklı kalesi Dersim’in önde gelen kimi aşiretleri, Osmanlı’nın top, tüfek ve para üretiminin kaynağı olan çevredeki madenlere saldıracaktı.

Osmanlı Devleti, 1514, 1534-1535, 1548-1549, 1552-1554, 1578-1590, 1603-1611, 1615-1618, 1622-1639, 1723-1727, 1730-1732, 1735-1736, 1821-1823 tarihlerinde Alevi, Şii, Kızılbaş İran Devletiyle savaşmış; bütün bu savaşlarda, Sünni Osmanlı’nın yerli top tüfek barut üretimi, kimi Alevi-Kızılbaş Dersim aşiretleri tarafından, yöredeki madenlere yapılan silahlı baskınlarla, saldırılarla kesintiye uğratılmıştı. Cemal Şener’in yayına hazırladığı Dersim Tarihi’nde yer alan Başbakanlık Osmanlı Arşivi belgelerine göre:

►1729 Aralık: Kimi aşiretler Keban maden bölgesinde Besni ilçesini basmış, beşyüz emekçiyi esir alıp eşlerine, çocuklarına mallarına saldırmış; halk evini, işini, köyünü terkedip başka yörelere kaçmaya başlamıştır.
(BOA – Cevdet Zabtiye, no 1983)

►1732 Mayıs: Dersimli, Şeyh Hasanlı aşiretleri, Keban maden bölgesi emekçilerinin köylerini basarak çocuk ve kadınlarını rehin almıştır.
(BOA – Cevdet Zabtiye, no 1697)

►1733 Eylül: Dersimli, Şeyh Hasanlı aşiretleri, Elazığ, Çarsancak, Kığı madenleri yöresinde halka saldırarak varlıklarını yağma etmiş ve kadın çocuk ayırmadan öldürmüşlerdir.
(BOA – Cevdet Dahiliye, no 16543)

►1735 Aralık: Dersim Çarsancak voyvodası, Keban madenindeki fırınlarda yakılacak odunların yöredeki dağlardan sağlanmasına engel olmuş ve bir kaç yıl boyunca madende üretim durmuştur.
(BOA – Cevdet Zabtiye, no 2739)

►1743 Ocak: Kimi aşiretlerce Ergani madeninde çalışan emekçilerin ilçe ve köylerine saldırılarak madene gidiş gelişleri engellenmekte ve maden yönetimine saldırılarak üretim felce uğratılmaktadır.
(BOA – Cevdet Dahiliye, no 16193)

►1745 Temmuz: Dersimli, Şeyh Hasanlı aşiretleri Kiğı ve Keban madenlerinde çalışan madencilerin yollarını kesip soyarak öldürmektedirler.
(BOA – Cevdet Zabtiye, no 2047)

►1751 Ocak: Dersimli, Şeyh Hasanlı aşiretleri Keban madenine gerekli kömürü sağlamakla yükümlü Çarsancak köylerini basarak, köylüleri öldürmüş, mallarını yağma etmiş, köylerini yakmıştır. Keban, Kiğı, Kemah maden eminliklerine bu çapulculukları önleme buyruğu verilmiştir.
(BOA – Cevdet Zabtiye, no 2047)

►1761 Temmuz: Ergani madeninde çalışan emekçilerin köyüne saldıran kimi aşiretler tüm evleri yağmaladıkları gibi çocuk ve kadınlara saldırıp ırzına geçmişlerdir.
(BOA – Cevdet Zabtiye, no 4520)

►1762 Eylül: Herdi Aşireti, Keban maden işletmesi emekçilerine saldırıp soymuştur.
(BOA – A.E. Dahiliye, no 3120)

►1764 Aralık: Dersimli, Şeyh Hasanlı aşiretleri, çevredeki madenlere saldırıp işgal etmiş, işçileri madenden kaçırtmıştır.
(BOA – Cevdet Zabtiye, no 3639)

►1774 Ekim: Keban ve Ergani madenlerinde devlet egemenliği yeniden kurularak madenlere bağlı kazaların halklarına eski ayrıcalıkları yeniden verilmiştir.
(BOA – Cevdet İktisat, no 476)

►1780 Ağustos: Dersimli, Şeyh Hasanlı, Güvanlı, Haranlı, Kuvanlı, Zirkanlı, Düçekli, Koçgiri, Kerne, Şadili, Güreşli, Benamlı, Bazgelü aşiretleri, maden işletmelerinin bulunduğu Gümüşhane, Kuruçay, Kızucan, Kemah, Gercanis, Çemişgezek, Eğin, Erzincan ve Tercan ilçelerinin madenlerde çalışan emekçi halkına sürekli olarak saldırıp, can, mal ve namus güvenliğini yok etmeleri üzerine, maden emekçileri işlerini, evlerini, köylerini bırakıp göçe başlamışlardır.
(BOA – Cevdet Dahiliye, no 5657)

►1782 Ocak: Dersimli, Şeyh Hasanlı, Güvanlı aşiretleri, madenlerde çalışan Kuruçay (Ilıç), Kiğı, Kızucan ilçe ve köylerini basarak mal ve cana zarar vermişler (BOA – Cevdet Zabtiye, no 1094), Ekim ayında Keban ve Ergani madenlerine saldırmışlardır.
(BOA – Cevdet Dahiliye, no 11512)

►1787 Mayıs: Dersimli, Şeyh Hasanlı, Döçek aşiretleri, Keban madenine bağlı Çemişgezek, Çarsancak, Eğin, Gümüşhane, Kemah, Kuruçay, Tercan, Erzincan dolaylarında madenlere ve maden emekçilerine yönelik sürekli saldırılarda bulunmuş, köylerini yakmış, maden emekçilerini toplu göçe sürüklemişlerdir. (BOA -Cevdet Zabtiye, no 3484). Elebaşıları bir süre sonra yakalanıp cezalandırılmıştır.
(BOA – Cevdet Zabtiye, no 576)

►1787 Eylül: Dersimli, Şeyh Hasanlı, Düçek aşiretleri, Keban ve Ergani madenlerine bağlı Çarsancak, Cemişgezek, Şirturuk Karaçor, Her-bulut, Çermik, Eğil, Palu gibi bütün sancak ve kazalara saldırmışlardır.
(BOA – Cevdet Dahiliye, no 13821)

►1793 Ocak: Dersimli, Şeyh Hasanlı, Düçekli ve Ovacıklı aşiretleri, Çemişgezek, Çarsancak ilçeleri halkına yönelik saldırılarını yoğunlaştırmışlardır.
(BOA – Cevdet Dahiliye, no 13821)

►1798 Aralık: Dersimli, Şeyh Hasanlı, Düçek aşiretlerinin, madenler bölgesinde süregelen adam öldürme, soygun, gasp, yağma, ırza tecavüz, köy yakma eylemlerine karşı önlemler pekiştirilmiştir.
(BOA – Cevdet Dahiliye, no 15197)

Kimi Dersim aşiretlerinin, çevrelerinde bulunan maden işletmelerini baltalama eylemleri, 1802 yılında birden bire kesilmiş, bunlardan Şeyh Hasanlı aşiretinin reisleri Padişah III. Selim’e başvurarak, bundan böyle madenlere ve maden emekçilerine saldırmayıp madenlerin korunmasında görev almak istediklerini bildirerek özetle şöyle demişlerdir:

►1802 Haziran: “Biz Şeyh Hasanlılar; Padişah’a boyun eğip kulları arasına yazıldık. Bundan böyle madenleri baltalamayacağımıza, Çemişgezek’ten Erzincan’a bütün maden yollarını koruyup güvenliğini sağlayacağımıza; yanımızda yöremizde bulunan köylerde maden için odun kömürü üretenleri, taşıyanları ve maden işçilerini koruyacağımıza söz veriyoruz.

Çevremizdeki Kürtlerle diğer aşiretlerden sözümüze aykırı davrananlar olursa Maden Emini’nce cezalandırılsın; sözümüzde durmayacak olursak Maden Emini bizi de görevden alsın. Çarsancak, Çemişgezek voyvodalarına göstermek üzere elimize bir ferman verilmesini dileriz. Buyruk padişahımızındır.”
(BOA- Cevdet Zabtiye, no 3152)

Yüzyıllarca çevredeki madenlere saldıran Dersim Şeyh Hasanlı aşiretinin 1802 yılında birden bire tövbekar olup madenleri ve maden işçilerini korumaya söz vermesinin gizi, Osmanlı-İran ilişkilerindeki değişimde saklıydı. Birkaç yıl önce Rusya’yla savaşa tutuşan İran, başı sıkışınca Osmanlı’yla düşmanlığa ara verip birlik arayışına girmiş; söz konusu Dersim aşireti de mezhepdaşları İran’ın uydusu olduklarını ele veren bir tutumla, Osmanlı düşmanlığını bırakıp madenlerin koruyucusu kesilmişti. 1809′da Osmanlı-İran ittifak görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlanıp İran, yeniden düşmanlığa dönünce, bu Dersim aşiretleri de İran uydusu olduklarını ele verecek biçimde yeniden çevredeki madenlere saldırmaya başlayacaklardı:

►1809 Ekim: Toplu öldürmeler, ırza tecavüzler, gasp, ilçe ve köy yakma eylemleri, Keban ve Ergani madenlerinde üretimin durmasına yol açmış; Palu, Harput, Çarsancak, Çemişgezek, Eğil, Malatya, Arabkir, Eğin, Keban, Ergani maden yönetimleri saldırganların peşine düşmüştür.
(BOA – Cevdet Dahiliye, no 7133)

[Alevi, Kızılbaş, Şii Iran] x [Sünni Osmanlı] Çaldıran Savaşı, 1514′te bitmemiş, değişik zamanlarda, değişik biçimlerde, yüzyıllar boyu sürmüş; Osmanlı uyruğunda bulunan kimi Alevi, Kızılbaş Dersim Aşiretleri, bu savaşı Sünni Osmanlı’nın o yöredeki madenlerini, eşdeyişle ordunun top tüfek üretimiyle maliyenin para üretimini baltalayarak sürdürmüştür. 1500′lere dek kendi silahını kendisi yapan, dahası yabancı ülkelere silah satarak önemli bir gelir sağlayan; savaşlara sınırsız top, tüfek, barut, gülle ve mermiyle çıkıp düşmanlarının ödünü patlatan Osmanlı, aradan iki yüzyıl geçmeden topunu tüfeğini yabancılardan satın alır; gülleyi, mermiyi taneyle dağıtır, cephanesi tükenen askerleri savaştan kaçar bir duruma düşmüştü.

Yabancılar Osmanlı’ya her zaman kendi kullandıklarından daha kısa menzilli toplar ve tüfekler satıyordu. Örneğin, düşman 2000 metre uzaktan Osmanlı ordusunu vurmaya başladığında, Osmanlı’nın çok çok 1500 metreyi vurabilen ithal topları, tüfekleri, düşmanın 500 metre önüne düşüyor; komutanlar, düşmanın uzun menzilli silahlan karşısında yabancılardan satın alınan kısa menzilli silahların etkisiz kalması yüzünden yenildiğimizi bildiriyorlardı. Uzun menzil, daha nitelikli madenden yapılan namlu ve daha iyi barutla sağlanabilirdi. Maden işletmelerinin sıkça baltalanması, verimli biçimde işletilememesi buna olanak vermiyor, top, tüfek, barut gibi madenciliğe bağlı savaş araçlarında gerileyen Osmanlı’nın parası da maden üretimindeki baltalamalar ve verimsizlik nedeniyle giderek bozuluyordu.

Başlangıçta kendi parasını ülke topraklarından çıkardığı gümüş ve bakırla kendisi basan Osmanlı, maden işkolundaki düşüşle birlikte, para basımında da sıkıntılarla karşılaşmaya başlamış; öyle ki, kimi dönemlerde evlerdeki gümüş bakır vazolar, tepsiler darphaneye gönderilip bunlardan para basılarak askerin memurun ödentileri bu paralarla yapılır olmuştu. Amasya ve Gümüşhane’de çıkartılan gümüşün kimi Alevi-Kızılbaş Dersim aşiretleri aracılığıyla mezhepdaşları İran’a kaçırılması, İran’daki 70 darphanenin Osmanlı’dan kaçırılan gümüşle beslenmesi; Osmanlı’daki gümüş akçe sorununun, siyasallaştırılmış Alevi-Sünni mezhep savaşının Çaldıran’dan sonra başka araçlarla sürdüğünü gösteriyordu. Osmanlı madenleri baltalanmayıp verimli çalışabilseydi, evlerdeki gümüş vazoları, bakır tepsileri darphaneye gönderip gümüş akçe, bakır mangır bastırmaya gerek kalmaz; başka madenler karıştırılarak paranın ayarı bozulmaz; askerler, memurlar ve halk; “biz bu değeri düşük, ayarı bozuk paraları istemezük!” diye ayaklanmazdı. Kimi Dersim aşiretlerinin kendi çevrelerinde işletilen Osmanlı madenlerini vurduğu yüzyıllarda, bütün bunlar yaşanmıştı.

Tophaneler, baruthaneler, darphaneler; eşdeyişle devletin ordusu ve maliyesi gerekli nitelik ve nicelikte madenden yoksun kalınca, devletin bu iki temel direği sallanmaya başlamıştı. 1839 Tanzimat Fermanı, içerde dirlik ve düzenlik sağlanamadıkça, dış saldırılara direnmenin olanaksız ve çöküşün kaçınılmaz olduğunu haykırıyor; siyasallaşmış din ve mezhep ayırımcılığından kaynaklanan iç çatışmalarla mahvolan üretim, yatırım ve verimliliğin, ancak uyruklara tanınan haklarda ve yüklenen görevlerde eşitliğin sağlanmasıyla diriltilebileceğini vurguluyordu. Devletin bu doğrultuda 1845-1849 arası, Dersim Ovacık’ta bir askeri kışla yapıp aşiret üyelerini eşit özgür bireylere dönüştürerek aşiret örgütlenmesini dağıtmaya yönelik idari, siyasi girişimleri, aşiret reislerinin tepkisiyle karşılaşacaktı. 1851′de gerçekleşen ayaklanmanın bastırılmasından sonra Padişah’a sunulan raporda “üç dört yüzyıldır devlet otoritesinin girmediği” Dersim’de birkaçı dışında çoğu aşiretlerin silahlarının toplandığı, fakat “yerleşik yaşama geçmelerinin zaman alacağı” bildiriliyordu.
(BOA, İrade Meclis-i Vala, no 8431)

Osmanlı’nın Tanzimat’la eşit yurttaşlığa yönelmesi, emperyalistlerin çıkarlarına uygun düşmediğinden, Osmanlı’daki bütün dinsel cemaatlere, hahamlara, papazlara, imamlara, Tanzimatın din düşmanlığı olduğu, eğer dinsel yapılarını yokoluştan kurtarmak istiyorlarsa, Tanzimat’a karşı eyleme geçmeleri gerektiği propagandası yapılmış; Musevi, Rum ve Müslüman din adamları, kendi cemaatlerini Tanzimat’ın uyruklar arasında eşitlik maddesinin din düşmanlığı demek olduğuna inandırmaya koyulmuşlardı. Her yönden kösteklenen Tanzimat’ın, Dersim’de ve diğer yörelerdeki aşiret yapılanmalarında yapabildiği tek değişiklik, aşiretlerin o günkü reislerine “kaymakam” vb. gibi idari ünvanlar verilmesi olacak; fakat bir aşiret reisine “kaymakam” demekle o aşiretin üyeleri eşit özgür yurttaşlara dönüşmüş olmayacak; tersine, aşiret reisleri, üstelik bir de devlet gücüyle donanmış olarak, aşiret üyelerini eskisinden daha güçlü biçimde aşiret düzenine bağlı tutacaklardı.

Tarihinde yabancı devletlerden borç almamış olan Osmanlı, Kırım Savaşı’nda 1854, 1855 arası üç kez İngiltere’den borç almış; borç veren yabancılar, alacaklarını güvenceye almak üzere, Osmanlı maliyesine kendi görevlilerini sokarak bütün üretim alanlarım denetlemeye başlamıştı. 1856 Islahat Fermanı’yla devlet, bir yandan biricik toplumsal kurtuluş yolu olarak tüm uyruklarını tek “Osmanlı Milleti” kimliği altında birleştirmeye çalışırken, öte yandan ekonomik alanda ülkeyi tümüyle yabancı egemenliğine sürüklüyordu. Oysa, devletin izniyle en sarp yerlerde açılan yabancı konsolosluklar, etnik, dinsel, mezhepsel ayrışmaları körükleyip aşiret yapılanmalarını pekiştirici çalışmalar yürüterek, devletin eşit yurttaşlığa evrilecek tek “Osmanlı Milleti” tasarısını el altından baltaladıklarından, Islahat Fermanı’nın amaçladığı eşit yurttaşlık, aynı fermanın yabancılara tanıdığı ayrıcalıklar yüzünden gerçekleştirilemez oluyordu.

Emperyalistler, 1839 Tanzimat Fermanı’na karşı yaptıkları gibi, 1856 Islahat Fermanı’na karşı da “uyrukların eşitliği”nin din düşmanlığı demek olduğu propagandası yürütmüşler; 1859′da kurulan bir gizli örgüt “eşit yurttaşlığın din düşmanlığı olduğu” sloganıyla “Kuleli Vakası” olarak bilinen bir darbeye kalkışmıştı. İngilizler, Islahat Fermanı’nın eşit yurttaşlık maddesinin 1865′te yalnızca Adana ve çevresindeki aşiretlere uygulanmasına göz yummuş, yalnızca bunu büyük bir sevinçle desteklemişlerdi; çünkü dünyanın en büyük ham pamuk üreticisi Amerika, 1861′de patlak veren iç savaş nedeniyle İngiltere’ye ham pamuk satmaz olmuş; İngilizler pamuklu dokuma sanayilerini ölümden kurtarmak amacıyla Amerika’dan alamadıkları ham pamuğu, doğasını pamuk ekimine elverişli bulduktan Adana’da üretmeye, bunun için de o bölgedeki aşiretleri hayvancılıktan uzaklaştırıp pamuk tarımında işçi olarak çalıştırmaya gereksinim duymuşlardı.

Emperyalistler, Osmanlı’nın Adana’dan başka yörelerdeki aşiretleri dağıtıp üyelerini eşit yurttaşlara dönüştürmesine karşıydılar. Dersim’de de durum böyleydi. 1860 sonrası Hozat ve Mazgirt’e birer askeri kışla kuran Osmanlı, Adana’da 6 ay içinde başardığı işi Dersim’de gerçekleştirememiş; gezginci satıcı “çerçi” görünümünde Dersim’e girip çıkan yabancıların bu yöreye özel bir ilgi göstermesini önleyememişti. Dersimli aşiretlerin çevredeki madenlere saldırıları sürüyordu. Sonunda Osmanlı, yabancılara toprak satışı yasağını kaldıracak; bir türlü verimli işletemediği madenleri 1867-1869 arası yabancılara satmaya başlayacaktı. 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Anadolu’ya giren Rus orduları Dersim aşiret reislerini ayrılıkçı Ermeniler aracılığıyla Osmanlı’ya karşı kışkırtmış; kimi Dersim aşiretleri Erzurum’daki Rus konsolosluğuyla ilişkiye geçerek Hozat ve Mazgirt kışlalarını yıkmış, kimileri de Kemaliye ve Çemişgezek’e saldırmıştı.

Trabzon’daki İngiliz konsolosu, Eylül 1878′de kimi Dersim aşiretierinin Erzincan’daki Osmanlı ordusunun ileri kollarına saldırdığını bildiriyordu. Osmanlı’nın Rusya’ya yenildiği bu savaştan sonra Anadolu’nun doğusunda özerk bir Ermenistan kurulmasına yönelik İngiliz tasarısının 1878 Berlin Kongresi’nde onaylanmasıyla birlikte, Anadolu’da etnik ve mezhepsel ayrışmalar hızlanmış; örneğin Hakkari’de, İngiliz, Amerikan ve Rus konsoloslarıyla görüşmeler yapan aşiret reisi Şeyh Ubeydullah, Osmanlı’nın Ruslar’a yenildiğini, gücünün tükendiğini, üstelik gavur olduğunu savlayarak, kendisine bağlı aşiretleri ayrı bir devlet kurmak üzere ayaklandırmıştı. Abdülmecid ve Abdülaziz’in eşit yurttaşlığa dayalı tek “Osmanlı Milleti” tasarısıııı terk eden Abdülhamid, “İttihad-ı İslam”, eşdeyişle “İslam Birliği” tasarısına sarılarak, doğu Anadolu’da bir Hıristiyan Ermenistan kurulmasını önlemek üzere, 1891′de Sünni Kürt aşiretlerinden Hamidiye Alayları oluşturmuştu. Devleti eşit yurttaşlık çizgisinden ayıran Abdülhamid’in siyasal dinciliğe ve mezhep ayırımcılığına yönelmesi, Dersim’in kimi Alevi-Kızılbaş aşiretlerini rahatsız etmişti. 1892′de Erzincan Başsavcılığı ve 1896′da Müşir Zeki Paşa tarafından yazılıp Abdülhamid’e sunulan Dersim raporlarında, yörede devlet egemenliğinin sağlanması için neler yapılması gerektiği sıralanıyor; Dersim’de kimi aşiret reislerinin, Ermeniler’in özellikle de protestan olanlarıyla çok yakın ilişkide olduklarının altı çiziliyordu. 1896′da Dersim aşiretlerinden de Hamidiye Alayları oluşturmasına çalışılacak, fakat bunda sorunlar yaşanacaktı.

Arifi Paşa’nın 1903, Celal Paşa’nın 1906 tarihli Dersim’in Yeniden Yapılandırılması’na ilişkin raporları, aşiretlerin 1907 ve 1908 isyanlarıyla uygulanamaz olmuştu. 1908′de II. Meşrutiyet Devrimi gerçekleşmiş, devlet Abdülhamid’in siyasal dinci çizgisini bırakıp yeniden eşit yurttaşlık çizgisine yönelmiş; fakat 1909′da aşiret düzenini kaldırmaya yönelik devlet girişimi, Dersim’deki 54 aşiretin 19′unun silahlı direnişiyle karşılaşmıştı. 1914′te Birinci Dünya Savaşı patlak verince, devlet eşit yurttaşlık çizgisini bir kez daha terkedip, yeniden Abdülhamid’in Almanlarca tasarlanmış “İslam Birliği” çizgisine sarılmış; bu sırada ayrılıkçı Ermeni örgütlerinin ve Rus ordusunun Dersim’e duydukları ilgi yoğunlaşmıştı.

Rus orduları doğu Anadolu’ya girdikten sonra Dersim’e özel görevliler yollayarak eğer Osmanlı ordusuna saldıracak olurlarsa Dersim’e bağımsızlık vereceklerini bildirmiş; kimi Dersim aşiretleri Rus önerisini benimseyerek Mart 1916′da saldırıya geçmiş; fakat bu aşiretler, Mayıs 1916′da Osmanlı ordusuna yenilerek teslim olmuşlardı.

Ekim 1918′de Osmanlı Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkacak, İzmir’in Yunan ordularınca işgali üzerine Mayıs 1919′da kurtuluş ve bağımsızlık için savaş başlayacaktı.

Sovyet Ermenistanı’yla imzalanan 1921 Gümrü Antlaşması, doğu Anadolu’da Büyük Ermenistan tasarılarına son verirken; Dersim’de 400 yıldır Alevi-Kızılbaş mezhep kimliklerini öne çıkaran aşiretler, Sevr tasarısına umut bağlayan ayırımcı örgütlerce etnik bir kimliğe büründürülerek Ankara’ya karşı kışkırtılacak ve Koçgiri aşiretinin adıyla anılan ayaklanma, Nisan 1921′e bastınlacaktı.

Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey, 3 Ekim 1921 günü Büyük Millet Meclisi gizli oturumunda yaptığı konuşmada, Koçgiri Ayaklanması’nı kışkırtanların Dersim aşiretlerine giydirmeye çalıştıkları etnik kimliği reddederek, bu aşiretlerin çoğunun yüzyıllar önce Horasan’dan gelmiş, süreç içerisinde çeşitli nedenlerle komşu aşiretlerin etkisinde kalarak Kürtçe konuşmaya başlayan Alevi-Kızılbaş Türkmenler olduğunu söylemişti.

Dersim aşiretlerinden Hasan Hayri Bey’in 1921 yılında Mecliste yaptığı bu açıklama, ATATÜRK karşıtlarının sıkça dile getirdikleri: “Kemalistler, 1924′ten sonra, Kürtleri asimile etmek için ‘Kürtlerin bir Türk boyu olduğu’ yalanım uydurdular” savını geçersiz kılıyordu; çünkü ayrılıkçıların “Te-Ce’nin resmi tarih tezi” diyerek yalan saydıkları bu tarihsel olgu; 1924′te değil, 1921′de; ATATÜRK tarafından değil, bir Dersim aşiret reisince dile getirilmişti.
——————————————————————————–
Bütün Dünya Dergisi-Ocak 2010

 
No Comments

Posted in TARİH

 

BİLİNEN TARİHİN BİLİNMEYEN YANLARI

01 Jan

ROTSCHILD FAMILY

BİLİNEN TARİHİN BİLİNMEYEN YANLARI
Hitler, dünya tarihindeki gelmiş geçmiş en faşist ve psikopat lider olarak bilinir. Çoğu kişi Hitler’i şizofrenin eşiğinde olan, fanatik Alman milliyetçisi psikopat bir lider olarak tanır, ancak gerçekte hiç kimse Hitler hakkında bildiklerinin kendilerine anlatılan resmi tarih senaryosundan başka bir şey olmadığını bilmez. Hitler, hakkında en çok komplo teorisi uydurulan tarihi liderlerden (kuklalardan) birisidir.
ABD’de sivri çıkışları ve dürüst kişiliği ile tanınan Texas Üniversitesi tarih profesörlerinden Texe Marrs’ın 2007 Mayıs’ında
çıkan kitabının adı Bilinen Tarihin Bilinmeyen Yanları.

Kitapta

1- Dünyayı yöneten Yahudi ailesi: Rotschild

2- Osmanlı devletinin planlı olarak nasıl dağıtıldığı

3- Arap birliğinin nasıl parçalara ayrıldığı

4- 1.Dünya Savaşı

5- Kukla Diktatör Hitler

6- 2.Dünya Savaşı

7- İsrail devletinin kuruluşu

8- Kennedy Suikastı

9- MOSSAD suikastları

10- 11 Eylül saldırıları olmak üzere 10 bölüm yer alıyor.

Bu bölümlerde yazarın savunduğu iddialar, kanıtlarla net bir biçimde ortaya koyuluyor. Öncelikle son yıllarda Türkiye’de ortaya çıkan Hitler hayranlığına ve “Türk Nasyonal Sosyalizmi” gibi kavramlara bir cevap olarak Hitler’in tarihi kimliğinin ardında yatan karanlık bağlantıları ana hatlarıyla sizlere aktarmaya çalışacağım.

DÜNYAYI YÖNETEN AİLE: ROTSCHILD AİLESİ

Çoğu kişi Rotschild ailesinin adını bile bilmez. Bu ailenin adı, ne Forbes dergisinin düzenlediği ”Yılın Zenginleri” bölümünde yer alır, ne de dünya jet-sosyetesinin partilerinde geçer. Ancak birçok ülkenin diplomatı bu ailenin adını duydukları zaman beş dakika durmak zorundadır. Çünkü bu aile dünya tarihi sahnesinde 1590 yılından beri vardır ve dünya, bu Yahudi ailesinin çok gizli faaliyetleri neticesinde bugünkü şeklini almıştır. Çoğu kişi dünyada hiçbir ailenin böylesine bir gücü elinde tutabileceğine inanamaz. Çünkü bir ailenin böylesine siyasi ve ekonomik bir gücü nasıl elde ettiğini bilmiyordur. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki aile derken üç-beş kişilik çekirdek bir aileden bahsetmiyorum. Rotschild ailesinin bugün 1000-1500 civarında ferdi olduğu bilinmektedir. Bu aile fertlerinin her biri, dünyanın gelişmiş, ya da gelişecek olan ülkelerinde, çok derin faaliyetler sürdürmek üzere dağılmışlardır. Dünyada olan her siyasi ve ekonomik gelişmeyi, İsrail devletinin çıkarlarına uygun düşecek şekilde düzenlemek en kutsal görevleridir.

Ailenin geçmişi 16.yüzyıla dayanıyor. Aile İngiliz Kraliyet Saraylarında kralın yaverliğini yapan bir aile olarak ortaya çıkıyor önceleri. Kralın izlemesi gereken siyaseti ve dış politika stratejilerini bu aile belirliyor. Sadece bununla da yetinmeyip kraliyet saraylarındaki tüm ihaleleri kazanarak bu ihaleleri başarıyla sonuçlandırıp, hatırı sayılır bir servetin de sahibi oluyorlar. İngiliz saraylarındaki kariyerleri sayesinde kolayca kazandıkları astronomik paralarla tarihin ilk bankacılık faaliyetini gerçekleştirip, İngiliz çiftçilerine de astronomik faizlerle tarım kredisi vermeye başlıyorlar ve 50 sene geçmeden neredeyse İngiltere devletinden daha zengin bir hale geliyorlar.

Faaliyet alanını iyice geliştirip derinleştiren Rotschild ailesi Avrupa’daki tüm imparatorlukların saraylarında söz sahibi oldu. Sadece İngiltere’de değil, Avrupa’nın dört bir yanında tarımla uğraşan insanlara yüksek faizle kredi vererek, altın ve gümüş komisyonculuğu yaparak servetlerini iyice büyütüyorlar. Ekonomik gücü, aklın ve mantığın sınırlarını zorlamaya başlayan Rotschild ailesi, daha da karanlık ve karlı bir işe girişiyor. İşin adı “Savaşa giren devletlere faizle borç vermek” Bunun ilk icraatını İngiltere-Fransa savaşında gerçekleştiriyorlar. İngiltere’ye savaşa girmesi için faizli borç olarak 35 ton altın veriyorlar. İngiltere, Fransa karşısında yeniliyor ve Rotschild ailesine olan borcunu ödeyemiyor. Borcun oluşturduğu mükellefiyetten dolayı, İngiliz Merkez Bankası yani Bank of England Rotschild ailesine devrediliyor. Rotschıld ailesi İngiliz devletinin bu devretme işlemini bir şartla kabul ediyor: İngiliz sterlinini kendilerinin basması şartı. İngiliz hükümeti bu şartı o dönemde kabul etmek zorunda kalıyor ve İngiliz sterlinini basma yetkisi bu Yahudi ailesine veriliyor. Görünüşte ekonomi hakkında pek bilgisi olmayan arkadaşlar için bu durum pek bir şey ifade etmeyebilir. Para basma yetkisini başka bir kuruluşa ya da şirkete vermek demek aynı zamanda ülkenin bağımsızlığını da bu kuruluşa satmak demektir. Çünkü bir ülkenin bankası o ülkenin parasını basarken bastığı para karşılığında o ülkenin hazinesine değerli maden koymak zorundadır. Örneğin Türkiye Merkez Bankası, devlet matbaasında 20 YTL basıyorsa eğer, devlet hazinesine de 20 YTL değerindeki altını, elması ya da petrolü koymak zorundadır. Aksi halde basılan para, kağıt parçasından başka bir şey olmaz. İşte Rotschild ailesinin de yaptığı şey budur. İngiliz sterlinini basarak İngiliz hükümetine faizle borç olarak vermiş ve karşılığında altın ve elmas almıştır. Bu şekilde bir yılda 12 ton altın kar ettiği ekonomi tarihçileri tarafından söylenir. Rotschild ailesinin en büyük girişimi ise İngiltere ile Amerika’daki kolonilerin savaşı olmuştur. Savaş sırasında Rotschild ailesi çok gizli birbiçimde Amerikan kolonilerini desteklemiştir. Amerika’nın İngiltere’ye karşı direnişini yöneten kişilere yüklü miktarda silah yardımı yapılmış, İngiltere’nin bu savaşta yenilmesinin sağlanacağı garanti edilmiş ve karşılığında, kurulacak olan Amerika devletinin resmi para birimini basma yetkisi istenmiştir. İngiltere ile savaş konusunda çok umutsuz olan başkan Washington ve ekibi bu teklifi hiç düşünmeden kabul etmiştir. Aile böylece günümüzde tüm dünyada çok popüler olan Amerikan dolarını basma yetkisini elde etmiştir.

Savaşı Amerikan kolonileri kazanmış ve İngiltere Amerika’dan elini ayağını çekmek zorunda kalmıştır. Savaştan yenik çıkan İngiltere bu sefer Amerika’ya yardım ettiği için Fransa’ya saldırmıştır. İngiltere, Rotschild ailesinin kendilerine finansal destekte bulunacağına güvenerek bu savaşa girdiyse de Rotschild ailesinden umdukları desteği bulamamışlardır. Rotschild ailesi el altından Fransa’yı destekleyerek Amerikan kolonilerinin bağımsızlığını garantilemek istemiştir. Bir taraftan da İngiliz borsası üzerinde spekülasyona girişmiştir. İngiltere-Fransa savaşı sırasında borsada müthiş bir hareketlenme olmuş ve borsada oynayan halk, savaşı kazanacakları nı düşünerek girişimlerini arttırmışlardır. Bunu fırsat bilen Rotschild ailesi ”İngilizlerin savaşı kazandığı” iddiasını ortaya atarak İngiliz halkının her şeyini borsaya koymasını sağlamıştır. Ancak, generaller ve ordudan geriye kalanlar yurda döndüğünde, İngiltere’nin savaşta kaybettiği ortaya çıkmıştır. Borsa anormal derecede yükselmiş ve böylece kağıtları elinde tutan Rotschild ailesi bu ticaretten en karlı çıkan isim olmuştur. İngiliz tarihçilerin ”Kara eylül” diye nitelendirdiği bu olay ile Rotschild ailesi adeta İngiltere devletinin mülkiyetini ele geçirmiştir. İyice gelişen Rotschild ailesi, Kenan diyarında Tanrı’nın kendilerine vaad ettiği kutsal İsrail devletini kurmak için hazırlığa başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin parçalanması için gerekli olan her şeyi yapmışlardır. Osmanlı devletine komşu olan ülkeleri finanse ederek Osmanlı’ya karşı savaşmaları için kışkırtmışlardır. Böylelikle sudan bahanelerle Osmanlıya saldıran Rusya, Avusturya ve diğer komş u devletler, Osmanlıyı askeri ve ekonomik güç olarak iyice yıpratarak azınlık unsurların ayaklanmasını sağlamışlardır. Osmanlı devleti nereye koşacağını şaşırmış ve neticede isyan eden azınlıkların ayrı devletler kurmasına engel olamamıştır. Osmanlının en çok dış borcu Rotschıld ailesinin sahibi olduğu Bank Of England bankasınadır.

Osmanlı Devleti, Rotschıld ailesine olan borcunu ödeyecek durumda olmadığından Rotschıld ailesi bunu fırsat bilmiş, Osmanlıya iğrenç bir teklifte bulunmuştur. Sultan 2. Abdülhamit ile görüşen Lord Baron Rotschıld “Kudüs şehrinin, Filistin’in, Suriye’nin ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin, yeni kurulacak olan Yahudi devletine verilmesi karşılığında, Osmanlı devletinin tüm dış borcunu silme ve Balkanlar’da, Afrika’da kaybettikleri toprakları geri verme” teklifinde bulunmuş, ancak Abdülhamit teklifi şiddetle reddetmiştir. Abdülhamit, dinen böyle bir tutum sergileyerek büyük bir sevaba girmişse de Osmanlı devletinin yıkılma sürecini hızlandırmıştır. Daha sonraları Enver Paşa, Abdülhamit’in bu tutumunu tarihi bir hata olarak değerlendirmiş tir. Enver Paşa’ya göre Kudüs şehri ve Kenan diyarı Yahudilere geçici olarak verilmeli ve Osmanlı tekrar eski gücüne kavuştuktan sonra bu topraklar geri alınmalıydı. Atatürk’e göre ise Osmanlı devleti böyle bir şey yapsaydı bile yıkılmaktan kurtulamazdı çünkü Osmanlı üzerine korkunç oyunlar oynanıyordu. Özetleyerek anlattığım bu süreçten sonra Rotschıld ailesi bütün gücüyle 1. Dünya savaşının çıkmasını tezgahlamıştır. Rotshıld ailesinin hesaplarına göre 1. Dünya savaşı ve Arabistanlı Lawrence’in faaliyetleri, Arapların birçok parçaya bölünmesi ve İsrail devletinin kurulması için yeterliydi. Savaş gerçekleşmiş, Almanların önderliğindeki İttifak devletleri grubu savaşı kaybetmişlerdi. Rotschıld ailesinin hesapları tutmuş ve İsrail devletinin resmi kuruluşunun ilan edilmesine ramak kalmıştı. Ancak t arihi rüyaya çeyrek kala Rotschild ailesi ayrıntılarda küçük bir hata yaptığını fark etti. İsrail devleti kurulmaya hazırdı ama, dağ ve ovalardan ibaret olan İsrail topraklarında kim yaşayacaktı? Avrupa’nın gelişmiş kentlerindeki rahatlığa alışmış olan Yahudiler, İsrail’de yaşamaya nasıl ikna edilecekti ? Esas sorun buydu. Bu sorunun giderilmesi için Rotschild ailesi radikal kararlar aldı ve yeni bir savaş için gerekli olan ortam hazırlanmaya başlandı.

KUKLA DİKTATÖR HİTLER’İN ORTAYA ÇIKIŞI VE 2. DÜNYA SAVAŞI

Almanya, Birinci Dünya savaşından adeta bir enkaz halinde ve oldukça demoralize bir biçimde çıkmıştı. Devlet tüm ekonomik ve askeri gücünü kaybetmişti. Ve çok ağır yaptırımlar içeren savaş tazminatı anlaşmalarına imza atmışlardı. Ancak Almanya’nın borçlu olduğu ülkelerin merkez bankalarının %85′i Rotschild ailesine ait olduğundan Almanya nerdeyse sadece Yahudi Rotschild ailesine borçluydu. Rotschild ailesi, Almanya’nın, bu yüklü borcun onda birini dahi ödeyemeyeceğini biliyordu. Rotschıld ailesi, Alman Merkez Bankasının kendilerine devredilmesi karşılığında dış borçlarının silinmesini teklif etti ve Almanlar teklifi kabul etmek zorunda kaldı. Aslında bu durum sonun başlangıcıydı. Bırakın savaşacak parayı ve silahı, savaşta askere alacak erkek vatandaşı bile kalmayan Almanya tekrar tüm dünyaya kafa tutacak gücü nereden ve nasıl bulabilirdi? Bunun için ancak Tanrının yardımı gerekirdi. Ancak daha onlar intikam planını yapmadan önce, Rotschild ailesi onlar için çok gizli bir plan yapmıştı bile. Bu plana göre sahte ama çok inandırıcı bir faşizm rüzgarı Avrupa’da esecek ve Yahudilere en ince ayrıntısına kadar planlanmış bir şekilde şiddet ve baskı uygulanarak İsrail’e göç etmeye mecbur bırakılacaklardı. Bu planın ilk bölümü Almanya’nın ekonomisinin ayağa kaldırılması ve hızla silahlanmasını n sağlanmasıydı. Muazzam bir ekonomik ve askeri güce kavuşan Almanya’nın başına 1. Dünya savaşında er olarak savaşan fanatik milliyetçi Hitler getirildi. İtalya ise Alman Faşizmi’nin etkisi altında kalmış ve iktidara Mussolini gelmiştir. Mussolini’nin iktidara gelmesi Rotschild ailesinin bir planı değil kendiliğinden gelişmiş bir olaydı ama bu durum Rotschıld ailesinin ekmeğine yağ sürmüştü. Hitler, hitabet yeteneği ve ürkütücü karizması ile Alman halkını yediden yetmişe peşinden koşturmuştur. Hitler’in konuşmalarında ve toplantılarında ise şaşırtıcı bir biçimde ana hedef Yahudilerdir. Hitler’in iktidara gelmesinden önce kardeş gibi bir arada yaşayan Alman ve Yahudi halkları birbirlerine hiçbir zararlarının dokunmamasına rağmen oluşturulan yapay kaos ortamı yüzünden birbirleri ile kanlı bıçaklı hale gelmişlerdir. Savaştan önce Yahudi işadamlarına Nazi gençlerinin düzenlediği saldırılar, ev kundaklamalar ve cinayetler ortamı iyice germiştir.

Zengin olan Yahudiler bir yolunu bulup Almanya’yı terk etseler de, fakir olan zararsız Yahudiler bir yere gidecek paraları olmadığından oldukları yerde kala kalmışlardı. O dönemler savaş dönemleri olduğundan Almanya’nın dışına çıkmak için büyük paralar ve bazı önemli bağlantılar şarttı. Hitler savaşı başlatmış ve Almanya’nın sahte intikam harekatı başlamıştı. Almanya savaşın ilk yıllarında başarı göstermiş ve Fransa, Yugoslavya, Çekoslovakya, Avusturya ve Belçika gibi ülkelerin tamamını çok kısa sürede ele geçirmişti. Özellikle Paris’e 2 saatte giren Nazi orduları İngiltere ve İspanya’nın iyice ürkmesine neden olmuştur. İngiltere’yi hava saldırıları ile darmadağın eden Nazi orduları bir taraftan da sözde Yahudi soykırımı yapmaya başlamıştır. Yahudiler bir bir katledilmiş ve imha fırınlarında yakılmıştır. Ortada öyle korkunç bir ortam vardır ki, savaştan sonra bölgeyi teftişe gelen Amerikalı generaller bile uçaklarından iner inmez havadaki pis kokudan d olayı hava alanında kusmuşlardır. Havadaki pis kokunun nedeni ise sürekli olarak yakılan insan cesetleri ve çürümüş cesetlerdir. Savaştan sonra tam bir korku ülkesine dönen Almanya’da ortaya atılan iddialara göre neredeyse hiç Yahudi bırakılmamıştır. Ancak Sovyet araştırmacılar durumun hiç de öyle olmadığını savaşta katledilenlerin sadece %15′in Yahudi olduğunu net ve çarpıcı belgelerle kanıtlamışlardır. Bu belgelere göre savaşta öldürülenlerin çoğu ermeni, çingene ve Polonyalılardı. Geriye kalan zengin Yahudiler Rotscild ailesinin kurduğu paravan şirketler aracılığı ile ve Amerikan askerlerinin denetiminde, gizlice (Amerika’ya değil) İsrail’e kaçırılmışlardır. İsrail’e getirildikleri dönemden İsrail devleti kuruluncaya kadar olan süreçte tabiri caizse Allah’ın dağında prefabrik usulü yapılmış evlerde kalmışlar ve büyük zorluk çekmişlerdi. Kaçmak için girişimlerde bulunanlar ise Tevrat’ın emrettiği bir biçimde idam edilmişlerdir. Neticede yaratılan sahte milliyetçi bir hava ile sözde Yahudi soykırımı yapılmış, tüm dünyada Yahudilere yönelik şiddet eylemlerine girişilmiş ve Yahudiler İsrail’e göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Yani Rotschild ailesi 1. Dünya savaşında yarım bıraktığı işi 2. Dünya savaşında tamamlayabilmiş tir. Aşırı dindar bir aile olan Rotschild ailesi, kendilerine göre, Tanrı’ya olan sözü yerine getirmiştir.

BAŞKAN KENNEDY’NİN ORTADAN KALDIRILMASI

2. Dünya savaşından sonra kurulan İsrail devletinde her şey 1960 yılında John Fitzgerald Kennedy’nin Amerikan başkanı olmasından sonra değişmiştir. Kennedy Amerikan tarihinin en genç Başkan’ıdır ve aynı zamanda ilk katolik Başkandır. Kennedy’den önce Amerika’da katolik bir Başkan hiçbir zaman olmamıştır. John F. Kennedy’nin babası olan Joseph Kennedy de politikacı olup aynı zamanda İngiltere büyükelçiliği yapmıştı. Ne babası, ne de Başkan Kennedy Yahudilerle iyi geçinemiyorlardı. Babası büyükelçilik yaptığı dönemde Londra’da Yahudilerin boy hedefi haline gelmiş ve çeşitli saldırılara maruz kalmıştı. Sigmund Rotschild, Kennedy’ye “Başkan seçildiğinde Ortadoğu’da İsrail tarafını tutan bir politika izlemesi karşılığında, milyonlarca doları bulan seçim kampanyası masraflarını karşılamayı” teklif etmiştir. Ancak Kennedy böyle bir teklifin bir daha yapılmamasını rica etmiş ve kendisini hakarete uğramış hissettiğini belirttirmiştir. Kennedy, İsrail lobisinin Amerikan devleti üzerindeki faaliyetlerinden son derece rahatsızdı. Kennedy’ye göre lobilerin faaliyetleri, Amerikan bağımsızlığına vurulmuş bir darbeydi.

KENNEDY İLE İSRAİL BAŞKANI BEN GURİON’UN NÜKLEER KAVGASI

İsrail kurulduğu günden beri Ortadoğu’da süper güç olma hayali ile hareket etmiştir. Bu yüzden İsrail Devleti hızlı bir “nükleer silahlanma programı” izlemeye başlamıştır. İsrail’in Dimona Çölü’nde kurduğu nükleer santralinde peynir-ekmek gibi atom bombası ve nükleer başlıklı füzeler üretmesi Başkan Kennedy’yi çok rahatsız etmiştir. İsrail’in nükleer füzelerinin Ankara, İstanbul, Şam, Tahran, Bağdat ve Riyad gibi şehirleri vuracak kapasitede ve menzilde olması Kennedy yönetimini önlem almaya mecbur bırakmıştır.

Kennedy, Ben Gurion’a yazdığı sert bir uyarı mektubunda ”İsrail’in nükleer programını durdurmaması durumunda Amerikan yönetiminin yaptırım uygulamaktan kaçınmayacağını belirtmiştir’ ‘

Ben Gurion da cevap olarak gönderdiği mektupta Kennedy’ye ”Genç Adam” diye hitap etmiş ve bazı ağır ithamlarda bulunmuştur. Bu mektuplaşmalar iyice çığırından çıkmış ve hakaretleşmeye dönüşmüştür. Bu durum üzerine tepki olarak Ben Gurion istifa etmiştir. Ünlü Yahudi politikacı Henry Kissinger ”İsrail’in nükleer programına son vermesi İsrail’e büyük zarar verir” diyerek Kennedy’yi ikna etmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştır. Kennedy bununla da yetinmemiş ve 4 Haziran 1963′te Amerikan Temsilciler Meclisi’ne danışarak çıkarttığı 11110 sayılı kanunla Amerikan Dolar’ını basma yetkisini Rotschild ailesine ait olan Federal Reserve Bank’ın elinden alarak Amerikan Merkez Bankası’na vermiş ve ”bir ülkenin parasının denetimin şahısların elinde olmasının büyük bir sorun olduğunu” belirterek kendi sonunu hazırlamıştır. Federal Reserve Bank, İsrail’in en büyük gelir kaynağıdır, tabiri caizse şah damarıdır. Kennedy, dolar basma yetkisini Federal Reserve Bank’ın elinden alarak adeta İsrail’in şah damarını kesmiştir. Neticede İsrail için Kennedy’nin etkisiz hale getirilmesi farz olmuştur. Kennedy’nin seçimleri kaybetmesini beklemek boş bir umuttu, çünkü Kennedy halktan büyük destek görüyordu. Kennedy’ye seçimler kaybettirilse bile sonradan kazanması yüksek ihtimaldi. Üstelik Kennedy’nin kardeşi de gelecek vaad eden bir politikacıydı. Tek bir çare gözüküyordu. O da suikast i di. Kennedy bir şekilde öldürülürse Amerikan yasaları gereği yerine yardımcısı getirilecekti. Kennedy’nin yardımcısı Lyndon Johnson’dı. Johnson tam bir İsrail taraftarıydı. Üstelik Kennedy ile hiç iyi geçinemiyordu, söylentilere göre Kennedy kendisini kovmaya çalışıyordu. İsrail, suikast kararı alır ve bunu, Amerikan derin devleti içindeki bağlantılarını kullanarak gizlice uygulamaya koyar. Kennedy’yi öldürmek için en uygun ortam seçim kampanyaları için geleceği Dallas’tır. Dallas’ta her zamanki gibi üstü açık araba ile halkı selamlayacak olan Kennedy’yi korumakla görevli CIA ajanları özel olarak ayarlanacak ve başkanın güvenliği sabote edilecekti. Böylece suikast çetesi Kennedy’yi rahatlıkla öldürebilecekti. Suikast çetesi için değişik rivayetler vardır. Kimileri Kennedy’yi Fransız suikast çetesinin öldürdüğünü, kimileri ise Kübalı sürgünlerin öldürdüğünü iddia eder ancak kesin olan bir şey var ki, Kennedy’yi öldürenler çok profesyonel ve acımasız keskin nişancılardan (sniper) oluşan bir suikast timidir. Kennedy’nin ziyaretinden önce, yani 21 Kasım 1963 akşamı Dallas’ta bardaktan boşalırcasına yağmur yağmıştır. Ancak şehir halkı buna rağmen başkanı en iyi şekilde karşılamak için elinden geleni yapmıştır. 22 Kasım 1963 sabahı Washington D.C.’den Air Force One uçağı ile gelen Başkan Kennedy ve eşi, sabah 09′da şehir merkezinde Dallas valisi Connaly ile birlikte kahvaltı ettikten sonra üstü açık bir limuzine binerek halkı selamlamaya başlamışlardır. Tam 6 aracın olduğu kortejde en son arabada Başkan Kennedy ve Vali Connaly vardır. Önde motosikletli SS korumalar ve yanda CIA ajanlarının bulunduğu arabalarla Kennedy’nin arabası Kortejle birlikte Elm caddesinden Houston’a doğru beklenmedik bir dönüş yapar. O sırada silah sesleri yükselmeye başlar. Polisler telsizle anons etmeye başlar: ”Korteje ateş ediyorlar yere yatın” diye. Tam 6 el silah sesi duyulur. Birinci mermi arabayı ıskalar ve alt geçitte bekleyen Edmund Harris adındaki taksi şoförünün kulağını parçalar. İkinci mermi Kennedy’yi tam omzundan vurur. Üçüncü mermi Kennedy’yi ıskalayıp ön koltuktaki vali Connaly’i omzundan vurur. Dördüncü mermi Kennedy’yi boynundan vurur, aynı mermi başkanın vücudundan çıkıp Vali Connaly’i sırtından vurur. Beşinci mermi arabayı ıskalayıp dikiz aynasını kırıp dışarı çıkar. Ve Altıncı mermi… Altıncı mermi başkan Kennedy’yi tam kafasından vurur. Başkanın kafasını parçalayan mermi bulunamaz.
Suikasttan sonra yapılan araştırmalarda Kennedy’yi sözde komünistlerden vatan haini Lee Harvey Oswald’ın vurduğu iddia edilir. Ortada altı mermi olmasına rağmen Oswald’ın tek katil olduğu görüşüne varılır. İddialara göre Oswald, Texas Okul kitapları bürosunun altıncı katındaki pencere dibinden İtalyan yapımı “Mannlicher Caracano” marka sniper tüfeği ile altı kez ateş ederek Başkanı öldürmeyi başarmıştır. Lee Harvey Oswald apar topar hapsi boylamıştır.

Deliller birden çok sayıda keskin nişancının olduğunu göstermesine rağmen, İsrail denetimindeki Amerikan derin devleti, suçu Lee Harvey Oswald’ın üzerine atarak diğer delilleri bir bir yok etmiştir. Suikastı gören 57 kişi ölü bulunmuş, ölümler kaza veya intihar ile açıklanmıştır.

Lee Harvey Oswald ise suikasttan iki gün sonra, mahkeme çıkışında yüzlerce FBI ajanı ve polisin arasında Yahudi bir bar işletmecisi olan Jack Ruby tarafından öldürülmüştür. Bu Amerikan milliyetçisi Yahudi, Lee Harvey Oswald’ı öldürmesinin nedenini ise “komünistlerden Amerika’nın aldığı intikam” olarak yorumlamıştır. Birden çok sayıda keskin nişancı tarafından vurulan Kennedy’nin otopsisini Amerikan ordusundaki üst düzey amiral ve generaller yürütmüş ve otopsideki suikast delillerini bir bir sabote etmişlerdi. Ailesi, Kennedy’nin kafasının kesilerek incelenmesini ve böylelikle gerçek suikastçıların bulunmasını istediğinde ise, Amerikan birimleri konuyu şiddetle reddetmişlerdir. Kennedy apar topar gömülerek konu örtbas edilmiştir. Başkan Kennedy’nin suikast sonucu öldürülmesinden sonra başkan adayı olan kardeşi senatör Robert Kennedy de bir basın toplantısı sırasında İsrail işbirlikçisi Filistinli bir genç tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür.

KENNEDY SUİKASTININ SONUÇLARI

İsrail, Kennedy’nin kapattığı Dimona çölündeki nükleer santralini tekrar açmış ve nükleer silah üretimine eskisi gibi devam etmiştir. Başkan Kennedy’nin çıkarttığı, Federal Reserve Bank’ın elinden Amerikan dolarını basma yetkisini alan 11110 sayılı kanun iptal edilmiş ve Amerikan dolarını basma yetkisi tekrar Rotschild ailesine ait olan Federal Reserve Bank’a verilmiştir. II. Dünya savaşından sonra ılımlı ve sakin bir politika izleyen Amerika devleti özellikle Kennedy suikastından sonra soğuk savaş sürecini de başlatmıştır. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki soğuk savaştan tüm dünya devletleri çok olumsuz yönde etkilenmiştir. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki silahlanma rekabeti adeta bir sidik yarışına dönmüştür. Amerika tüm dünya genelinde emperyalist faaliyetlerine hız vermiş ve Vietnam’a saldırmıştır. Vietnam’da binlerce kişinin ölmesine ve birçok ülkenin bu savaştan dolaylı olarak zarar görmesine neden olmuştur. Amerika’da İsrail lobisi ise iyice pervasızlaşmış ve yönetimde söz sahibi olmuştur. Amerika İsrail Devletinin yaptığı katliamlara sesini çıkaramaz hale gelmiş ve İsrail ile suç ortaklığı yapmaya başlamıştır. En basitinden örnek vermek gerekirse İsrail devletinin çok gizlice yürüttüğü “Samuel Vanunu’yu kaçırma operasyonu”na istemeden şahit olan bir Amerikan Fırkateynindeki 23 deniz piyadesi İsrail hücum botları tarafından açılan ateşle öldürülmüştür. Denize düşüp kaçmaya çalışan askerler bile İsrailliler tarafından öldürülmüştür. Olayın basına sızmasına izin verilmemiş ve yahudilerin kontrolündeki Amerikan basını konuyu haber bile yapmamıştır. CIA tüm dünyada ”komünizmle mücadele” doğrultusunda adına GLADIO denilen ve Beyrut’taki gerilla kamplarında eğitilen katillerden ve paralı askerlerden oluşan gizli bir ordu hazırlamış ve bu paralı katilleri maaşa bağlayarak dünyanın her yerinde komünistleri ve sol düşüncelileri öldürmekle görevlendirmiştir. Bu bağlamda Türkiye’deki sağ-sol çatışmaları, siyasi amaçlar için işlenen cinayetler, katliamlar, terörist eylemler, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesi ve 12 Eylül darbesi hep Gladio’nun eserleridir. Gladio ordularının kurulması ne tesadüfse Kennedy suikastından hemen sonraya denk gelir. Amerika’nın “Büyük Ortadoğu Projesi” başlamıştır. Büyük Ortadoğu Projesinin diğer adı ise Büyük İsrail Devleti projesidir. Kennedy suikastından sonra Büyük İsrail Devleti Projesine hız verilmiştir. Büyük İsrail Devleti Tevrat’ta Tanrı Yehova’nın Yahudilere vaad ettiği topraklardan oluşmaktadır. 11 Eylül saldırıları, Münih’teki eylemler ve daha birçok terörist eylem aslında Büyük İsrail Devleti projesinin bir parçasından başka bir şey değildir. Bazı arkadaşlar Büyük Ortadoğu Projesini sanki yeni bir şeymiş gibi algılıyorlar. Bu arkadaşlar kitap falan pek okumadıkları için ne duysalar ona inanıyorlar. Büyük Ortadoğu projesi yeni bir şey değil ki. Yüzyıllardır var olan bir proje… Osmanlıların yıkılması, Arapların parçalanarak bir sürü ülkeye bölünmesi, Türkiye’deki terör eylemleri ve istikrarsızlık ve Irak, İran gibi ülkelerin periyodik olarak neredeyse her on yılda bir sorun çıkarması rastlantı olmasa gerek…

 
 
 

page counter